Dervişoğlu: Güvenlik ihtiyacı hep daim olacaktır

Dervişoğlu: Güvenlik ihtiyacı hep daim olacaktır

Haber Giriş Tarihi:
Haber Güncellenme Tarihi:

Ayşenur DEMİRTAŞ GÜL-Batuhan DURNAOĞLU/ANKARA, (DHA)- İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Anadolu coğrafyasında yaşamak iddiamız baki olduğu müddetçe farklı bir yerde olmayacağız. Bu noktada, güvenlik ihtiyacı da hep daim olacaktır. Ancak, anlayışımızın temelinde, özgürlüğü güvenliğe; güvenliği refaha, refahı ise adalet veya huzura tercih etmek gibi bir anlayış yoktur. Devlet anlayışında denge, devletin gücünde ve toplumsal meşruiyette istikrarı sağlayacaktır" dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, İYİ Parti Siyaset Akademisi'nin açılış dersini gerçekleştirdi. Dervişoğlu, Ukrayna, Gazze ve İran’da yaşananlar karşısında karamsarlığın çare olmadığını söyleyerek, “Biz de karamsar değiliz. Buna, ‘Değişimler hız kazandı’ da diyebiliriz. Ama gel gelelim, ne bu hızlı değişimlere arkasından bakmak yeterlidir, ne de bu tespit bize kafi gelecektir. Bir dönem evrensel norm olarak kabul görmüş birçok ilke, göz göre göre itibarsız hale getirilmektedir. Uluslararası hukuk, kolayca göz ardı edilmektedir. Küresel ticaret, koruma duvarlarıyla sınırlandırılmaktadır. Böyle bir atmosferde, doğal olarak güvenlik kaygıları yükselmektedir. Çatışma alanlarının en uzağında olduğu varsayılan devletler bile, askeri harcamalarını artırmaktadır. Diplomatik kural ve teamüller, yok sayılmaktadır. Böylece yaşanan tüm gerilimler kolayca tırmanmakta, sıcak çatışmaları önlemek ve sınırlamak daha da zorlaşmaktadır. Etrafımızdaki örnekler de bunu göstermektedir" diye konuştu.

'DEĞİŞEN KONJONKTÜRE UYGUN HAREKET ETMELİYİZ'

Dervişoğlu, "Başta terör olmak üzere, kitlesel göç, dijital manipülasyon, çevre ve iklim sorunları, artık yalnızca belli bölgeleri değil, bütün coğrafyaları etkilemektedir. Tehditlerin kimi, ne zaman tesiri altına alacağı belirsizdir. Tehlikenin kimin kapısını ne zaman çalacağını öngörmek neredeyse imkansızdır.

Ve haliyle sosyal ve ekonomik güvencelerden yoksun kalan kitleler, kendilerini bu tehditlere karşı korumak için, çareyi yeniden devlet kapasitesinde, toplumsal dayanışmada ve milli egemenlik zemininde aramaktadırlar. Bugün ABD’de Trump’ın iktidara gelmesiyle yaşanan budur. İtalya’da, Macaristan’da yaşanan budur. İngiltere ve Almanya’da alternatif sağ partilerin yükselişi bununla ilgilidir. Avrupa’nın diğer ülkelerinde ise yükselen milliyetçi ve muhafazakar partiler iktidara gelemeseler bile, hükumetleri ulus devlet çizgisinde siyaset izlemeye mecbur bırakmışlardır. Örnek verdiğim şey, elbette bu iktidarların mevcut ve olası düşmanca politikaları değildir. Milletlerin ve fertlerin ortak talepleridir. Biz de, Türkiye olarak değişen bu konjonktüre uygun hareket etmeliyiz. Reelpolitik anlayışın yeniden yükseldiği bu dünyada, duygusallığa, ideolojik takıntılara, hayalperestliğe, kimlikçiliğe, hamasete, romantik heveslere, değerli yalnızlıklara, derinlikli fantezilere yer yoktur. İktidarlardan beklenen fayda-maliyet analizini doğru yapmaları ve kendi dar eğilimlerinin rasyonel karar alma süreçlerini etkilemesine izin vermemeleridir" ifadelerini kullandı.

'MİLLİYETÇİLİĞİ DIŞARIDA BIRAKMAK BEYHUDEDİR'

Dervişoğlu, "Ne var ki, güvenliğin öncelendiği bu süreçte, güçlü ve rasyonel hükumetlere ihtiyaç arttıkça bu hükumetlerin ellerindeki gücü olabildiğince hoyratça ve partizanca kullanma ihtimalleri de artar. Güvenlik kaygılarının öne çıkması, kaos ve belirsizlik duygusu toplumları hem korkutur, hem de hükümetlerin propagandasına açık hale getirir. Hükümetler güvenlik gerekçelerinin arkasına sığınarak rahatlıkla denge ve denetim mekanizmasını bertaraf edebilir, toplumun güvenlik ihtiyaçlarını istismar edebilirler. Böyle bir zamanda, kutuplaşma daha da artar ve artırılır. İstikrara en çok muhtaç olan dış siyaset, iç siyasetin malzemesine dönüşür. Bu ülkeler için, milletler için çok kritik bir eşiktir, imtihandır. Zira bu kutuplaşmaya sarılırlarsa, o ülkede kırılganlık artacaktır. Kırılganlık arttıkça da daha sert ve despotik iktidarlara ihtiyaç yaratılacaktır. Oysa bu tabloda kazanan her zaman yayılmacı, yıkıcı hasım unsurlardır. Milli kimlik ise bu tip siyaset ya da istihbari manevraların her zaman hedefindedir. Birtakım siyasetçiler ve entelektüeller, küreselleşmeyi, çok kültürlülüğü ve ulusal sınırların aşınmasını eşitlik ve adalet mefhumları adına savunmuştur. Fakat yolun sonunda 'ulus ve ulus devlet', daha kısa ifadeyle 'milliyetçilik' karşıtı bu düzenin, devasa eşitsizlikler yarattığını, tek biçimli bir tasavvuru zorladığını, ahlaki ve psikolojik bozulmaya neden olduğunu ve toplumun özgürlük kanallarını yok ettiğini gördüler. Bu nedenle bugün yaşanan krizlere çözüm ararken, hatayı tekerrür ettirerek milliyetçiliği yahut milli kimliği dışarıda bırakmak beyhudedir" dedi.

'DENGE İSTİKRARI SAĞLAYACAKTIR'

Hukuki eşitliğin, cinsiyet eşitliğinin ve fırsat eşitliğinin bir bütün olarak algılanması gerektiğine dikkati çeken Dervişoğlu, “Aksi halde toplumsal bütünlük ve milli dayanışma sağlanamayacaktır. Elbette tüm bunları ‘yurttaş eşitliği’ ile bir sisteme tahvil etmek esas olandır. Bu noktadan asla taviz verilemez. Hakim tespitler, risklerin belirsizliklerle eşgüdümlü artmasıdır. Peki Türkiye olarak bu risk ve belirsizliklerin neresindeyiz? Aslında son 100 yıldır farklı bir yerde değiliz. Anadolu coğrafyasında yaşamak iddiamız baki olduğu müddetçe de farklı bir yerde olmayacağız. Bu noktada, güvenlik ihtiyacı da hep daim olacaktır. Ancak, anlayışımızın temelinde, özgürlüğü güvenliğe, güvenliği refaha, refahı ise adalet veya huzura tercih etmek gibi bir anlayış yoktur. Devlet anlayışında denge, devletin gücünde ve toplumsal meşruiyette istikrarı sağlayacaktır" değerlendirmesinde bulundu.

‘KALKINMAYI ÜRETİMDEN AYIRMAMAK ESASTIR’

Dervişoğlu, devlet anlayışında dengenin, devletin gücünde ve toplumsal meşruiyette istikrarı sağlayacağını belirterek, “Güvenlik ihtiyacı kadar refah ihtiyacı da bugün iç siyaset kadar uluslararası ilişkileri etkileyen bir faktördür. Bu yüzden uluslararası ticaretin geleceği, gümrük duvarları ve kotalara endeksli hale gelmektedir. Bu bağımlılığı yok sayamayız. Ancak bağımlılığı ülkenin karşılaştırmalı üstünlüğüyle en aza indirmek, hatta avantaja çevirmek mümkündür. Bugün ileri teknoloji üreten ülkelere bakarsanız, durum açıktır. Yani kalkınmayı üretimden asla ayırmamak esastır. Bu coğrafyada yaşayabilmenin yegane yolu budur. Bu yüzden, söz gelimi, Merkez Bankası’nın faiz politikası üzerinden yürüyen bir ekonomi politikasına değil, topyekun bir kalkınma paradigmasına ihtiyacımız vardır. Toprak ve inşaat rantına dayalı ‘yıkıcı’ bir değer üretimine değil, yüksek katma değerli teknoloji ve sanayi üretimine ve her zaman insanımızı ihtiyacından bir adım daha fazla besleyebilecek gelişmiş bir tarım kapasitesine ihtiyacımız vardır” açıklamasını yaptı. (DHA)